Bir Vergi Defterine Bakarken: Adalet Nerede Başlar?
Bir defter düşünün: satırlarında rakamlar, mühürler ve imzalar var. Ama o defter yalnızca sayıları mı kaydeder, yoksa bir toplumun adalet anlayışını, bilgiyle kurduğu ilişkiyi ve varlığı nasıl düzenlediğini de mi? Bir köylünün sabah tarlasına giderken hissettiği tedirginlik, bir mültezimin kâr hesabı yaparken bastırdığı vicdan sesi, bir devletin düzeni ayakta tutma kaygısı… Hepsi aynı sistemin içinde, görünmez bağlarla birbirine dolanır. İltizam yöntemi nedir Osmanlı? diye sormak, yalnızca bir mali tekniği anlamak değildir; etik, bilgi kuramı ve varlık anlayışımızı sınayan bir eşiğe adım atmaktır. Bugün hâlâ sormamız gereken soru şudur: Adalet, kimin bilgisiyle ve hangi varlık tasavvuruyla kurulur?
İltizam Yöntemi Nedir Osmanlı?
Tanım ve Tarihsel Çerçeve
İltizam, Osmanlı mali sisteminde belirli bir bölgenin vergi toplama hakkının, peşin bir bedel karşılığında özel kişilere devredilmesidir. Bu kişilere “mültezim” denir. Devlet, vergi gelirini önceden güvence altına alırken; mültezim, topladığı vergiden kâr etmeyi amaçlar. Sistem özellikle 16. yüzyıldan itibaren yaygınlaşmış, merkezî maliyenin nakit ihtiyacını karşılamada önemli bir araç olmuştur.
Kısa ve açık biçimde:
– Devlet, vergi toplama işini ihale eder.
– Mültezim, belirlenen bedeli hazineye öder.
– Topladığı vergiden masraflarını ve kârını çıkarır.
Bu teknik çerçeve sade görünür; ancak felsefi açıdan bakıldığında, burada bilginin kime ait olduğu, gücün nasıl meşrulaştırıldığı ve varlığın hangi ilişkilerle anlam kazandığı soruları belirir.
İltizamın Toplumsal Etkisi
İltizam yöntemi, yalnızca bir gelir mekanizması değildir. Köylü ile devlet arasına giren mültezim, yeni bir iktidar katmanı yaratır. Vergi miktarı, ölçüm yöntemleri ve denetim pratikleri, bilginin tek taraflı akışına dayanır. İşte bu noktada etik, epistemoloji ve ontoloji iç içe geçer.
Etik Perspektiften İltizam: Adalet, Sorumluluk ve Vicdan
Etik İkilemler ve Güç Asimetrisi
İltizam sisteminin en tartışmalı yönü, mültezimin kâr güdüsüyle hareket etmesidir. Aristoteles’in “orta yol” anlayışını hatırlarsak, aşırılık ahlaki bir sapma olarak görülür. Mültezimin aşırı vergi toplaması, yalnızca ekonomik değil, ahlaki bir sorundur.
Burada temel etik ikilemler şunlardır:
– Kâr ile adalet arasındaki sınır nerede çizilir?
– Devlet, sorumluluğu devrederek etik yükümlülükten kurtulabilir mi?
– Zarar gören köylünün ahlaki muhatabı kimdir?
İbn Haldun, devletin zulme sapması hâlinde toplumsal çözülmenin kaçınılmaz olduğunu söyler. Ona göre aşırı vergi, üretimi boğar ve devletin kendi varlık koşullarını zayıflatır. İltizam, bu açıdan bakıldığında, etik denge bozulduğunda kendi kendini yiyen bir yapıya dönüşür.
Kant ve Araçsallaştırma Sorunu
Kant’ın insanı “amaç olarak görmek” ilkesiyle iltizam yan yana konduğunda rahatsız edici bir tablo ortaya çıkar. Köylü, çoğu zaman yalnızca gelir kaynağı olarak görülür. İnsan, bir mali aracın parçasına indirgenir. Bu, modern etik literatürde “araçsallaştırma” olarak adlandırılan sorunun erken bir örneğidir.
Epistemolojik Bir Okuma: Vergi Bilgisi Kimin Bilgisi?
Bilgi Kuramı ve Ölçme Sorunu
Vergi, ölçmeye dayanır: ürün miktarı, arazi verimliliği, nüfus. Peki bu bilgiyi kim üretir ve kim doğrular? İltizam sisteminde bilgi, çoğu zaman mültezimin elindedir. Köylünün itiraz edebileceği şeffaf bir kayıt sistemi yoktur.
Michel Foucault’nun bilgi–iktidar ilişkisini düşünelim. Bilgi, tarafsız değildir; iktidar ilişkileri içinde üretilir. İltizamda vergi bilgisi, doğrudan iktidarın bir uzantısı hâline gelir. Bu durum, epistemik adaletsizlik dediğimiz olguyu doğurur: Bir grubun bilgisinin sistematik olarak değersizleştirilmesi.
Osmanlı Defterleri ve Hakikat Meselesi
Tahrir defterleri, bugün tarihçiler için değerli belgelerdir. Ancak felsefi açıdan şu soru kaçınılmazdır: Bu defterler kimin hakikatini yazar? Devletin mi, mültezimin mi, yoksa sessiz kalan köylünün mi? Hakikat, burada tekil değil; çatışmalı ve çok katmanlıdır.
Ontolojik Boyut: İltizam Bir Varlık İlişkisi midir?
Varlığın Düzenlenmesi Olarak Mali Sistem
Ontoloji, “ne vardır?” sorusunu sorar. İltizam bağlamında bu soru şöyle dönüşür: Toplumda kim, nasıl vardır? Köylü, üretici bir varlık mı, yoksa vergisel bir nesne mi? Mültezim, yalnızca bir aracı mı, yoksa yerel bir iktidar odağı mı?
Heidegger’in “dünyada-bulunuş” kavramını ödünç alırsak, iltizam sistemi bireylerin dünyayla kurduğu ilişkiyi biçimlendirir. Toprak, artık yalnızca geçim kaynağı değil; vergisel bir hesap nesnesidir. İnsan, varlığını sürekli bir borç hâli içinde deneyimler.
İbn Haldun ve Devletin Ontolojisi
İbn Haldun’a göre devlet, canlı bir organizma gibidir: doğar, büyür, çöker. İltizam, bu organizmanın damarlarında dolaşan kan gibidir. Aşırı baskı, organizmayı zayıflatır. Ontolojik olarak devletin varlığı, toplumun varlığına bağlıdır; biri çöktüğünde diğeri de sarsılır.
Çağdaş Tartışmalar ve Teorik Modeller
Neoliberal Özelleştirme ile İltizam Arasında
Bugün kamu hizmetlerinin özel sektöre devri, iltizamla sıkça karşılaştırılır. Vergi toplama, sağlık, eğitim gibi alanlarda benzer etik ve epistemolojik sorunlar ortaya çıkar:
– Hizmet, kâr mantığıyla mı sunulmalı?
– Bilgi ve denetim kimde olmalı?
Kamu–özel ortaklığı modelleri, iltizamın modern bir yansıması olarak okunabilir. Tartışma aynıdır: Etkinlik mi, adalet mi?
Oyun Teorisi ve Teşvik Sorunu
Çağdaş iktisatta oyun teorisi, aktörlerin teşviklerini analiz eder. İltizamda mültezimin teşviki kârdır; köylünün teşviki hayatta kalmak. Bu asimetri, sistematik bir etik riski beraberinde getirir. Teorik modeller, teşvikler uyumlu değilse adaletsiz sonuçların kaçınılmaz olduğunu gösterir.
Sonuç: Defterler Kapanırken Kalan Sorular
İltizam yöntemi nedir Osmanlı? sorusu, bizi yalnızca geçmişe götürmez; bugünün aynasına da bakmaya zorlar. Bir mali sistemin teknik başarısı, etik meşruiyetini garanti eder mi? Bilgi tek elde toplandığında, hakikat nasıl savunulur? Varlığımızı düzenleyen yapılar, bizi hangi ilişkilere mahkûm eder?
Belki de asıl soru şudur: Bir toplum, adaleti devredebilir mi? Defterler kapanır, mühürler eskir; ama vicdanın soruları kalır. Okuyucu olarak kendimize dönüp sormalıyız: Bugün hangi iltizamların içindeyiz ve bunun bedelini kim ödüyor? Bu soruların kesin cevapları yok; ama onları sormaktan vazgeçtiğimiz an, adaletin sesini de kaybederiz.