İçeriğe geç

ENIAC ilk bilgisayar kaç kg ?

ENIAC ve Ağırsızlık Hissi

Bir sabah, Kayseri’nin sakin sokaklarında yürürken birdenbire bir soruyla karşılaştım: ENIAC ilk bilgisayar kaç kilogramdı? Kendimi bu sorunun etrafında kaybolmuş, tıpkı birkaç eski hatıra gibi buldum. O anı düşündüm. Yolda yürürken, üzerimde hissettiğim o yoğun, hüzünlü ağırlıkla, ENIAC’ın devasa ağırlığının birbiriyle nasıl da paralel olduğunu fark ettim. Ya da belki de bu soruyu bana yöneltenin, sadece bir bilgisayarın fiziksel ağırlığıyla değil, zamanın yüküyle ilgili bir şeyler hissettiğimi anladım.

Geçmişin Kollarında Bir Yürüyüş

Düşüncelerim Kayseri’nin tarihi sokaklarına, soğuk taşlarına daldı. O kadar uzak bir zamandı ki, 1940’ların sonları. ENIAC, yani Elektronik Sayısal Entegre ve Hesaplama Makinesi, her biri devasa büyüklükte olan 18.000 adet vakum tüpünden oluşuyordu. Her biri neredeyse bir kitap gibi. Her biri, bir dönemi temsil eden hatıralar gibi. 30 tonluk bir devdi, ama o dönemdeki insanlara daha da ağır geliyordu. Biri çıkıp size “İlk bilgisayar tam olarak ne kadar ağır?” diye sorarsa, cevabım netti: 30 ton.

Ama işte, sormak değil de düşünmek bambaşka bir şeydi. ENIAC’ı düşündükçe, kendi yaşantımı da sorgulamaya başladım. 25 yaşında, Kayseri’de yaşayan bir genç olarak, günlüklerimle, yazılarım ve bazen de yalnızlıklarım arasında kaybolmuşken, ENIAC’ın içine bir bakış atmanın ne kadar derin bir anlam taşıdığını fark ettim.

30 Ton ve Bugün

30 ton, bir bilgisayar için gerçekten inanılmaz bir ağırlık. Ama aynı zamanda bir insanın hissettiği yük, o zamanlarda belki de en ağır şeydi. Her bir vakum tüpü, bir hatırlatmaydı; insana yüklenen hayalleri ve baskıyı. İnsanlar, o dev makineye bakıp ondan geleceğin nasıl şekilleneceğini merak ediyordu. O devasa ağırlığın ardında, bir sürü umut ve belki de korku vardı. O zamanların bilgisayar mühendisleri, bu makineleri kullanabilen kişiler, bu yükü taşımaya cesaret edenler; belki de bu sorunun cevabını bulmayı bilenlerdi.

Kayseri’nin sokaklarında yürürken, ENIAC’ı bir kez daha düşündüm. O kadar büyüktü ki, 100 metrekareden fazla bir alanı kaplıyordu. Ama şunu fark ettim: Bugün, bu büyük makineler yok. Yerini aldıkları hafif, taşınabilir bilgisayarlar var. Artık bir bilgisayarı sırt çantama atıp, dünyanın dört bir yanına götürebiliyorum. O zamanlar hayal bile edilemeyecek kadar ileri bir teknolojiydi, bugünse bir cep telefonu kadar sıradan.

Ama burada bir noktada daha büyük bir soru devreye giriyor: Neden bu kadar güçlü? Neden bu kadar ağır? Cevap basit ama aynı zamanda derin. Büyüklük, her zaman güçle ilişkilidir. O zamanlar ENIAC’ı yapan mühendisler, belki de en büyük gücün, sadece fiziksel olarak daha ağır olmakta olduğuna inanıyorlardı. O makineleri çalıştırırken, gücü hissetmek için bile kalçalarına kadar emek vermeleri gerekiyordu.

Günlüklerimdeki Ağırlık

Ben, günlük tutan biriyim. Her gün yazdığım satırlarda, kendi içimde taşıdığım duyguları bırakırım. Bu günlükler, bana hem hafiflik hem de derinlik verir. Yani bazen düşündüğümde, hissettiğim duyguları yazmak, bir yükten kurtulmak gibi gelir. Hangi duyguyu yazarsam yazayım, bir şekilde dışarıya aktarınca o yük bir nebze hafifler. Tıpkı ENIAC’ın devasa ağırlığının, günümüz bilgisayarları tarafından yerini alan “hafiflik” gibi. Yükü taşımak, zamanla daha hafif hale gelir.

ENIAC’ın, tarihin ilk bilgisayarı olması ne kadar anlamlıysa, o kadar da duygusal bir anlam taşır. Her bir vakum tüpü, her bir kablo, insanın tarihteki ilk adımlarını attığı bir yolun izleriydi. Tıpkı bir gün Kayseri’deki küçük odamdaki yazılarımda, duygularımı paylaşırken ben de geçmişin izlerinden bir şeyler bırakıyorum.

Bir Nesilden Diğerine

Beni en çok etkileyen kısımlardan biri de, ENIAC’ın o kadar büyük olmasına rağmen günümüze kadar ulaşan teknoloji ile karşılaştırıldığında aslında ne kadar küçük kaldığıydı. 30 ton, devasa bir ağırlık gibi görünse de, bir insanın taşımaya çalıştığı tüm yüklerin yanında aslında görece hafifti. Bu düşünce, bana zamanın ve gelişmenin aslında ne kadar hızlı olduğunu hissettirdi. Yani teknoloji gelişirken, o büyüklük, o ağır yük geride kaldı.

Bugün, bilgisayarlar bir cebin içine sığabiliyor. Ama eski teknolojilere, onlara her zaman derin bir saygı duyuyorum. Zira bugün her şey kolay gibi görünse de, bir zamanlar bu ilk adımlar, dünyanın tüm yükünü taşıyan ENIAC’ın devasa bedeninden geçerek şekillendi.

Sonuç: Duygularımın Gücü

İlk bilgisayarın ne kadar ağır olduğu değil, bizim o zamanlardan nasıl hissettiğimiz aslında daha önemli. Kayseri’de, bir sabah yürürken ENIAC’ın büyüklüğünü ve ağırlığını düşünmek, beni geçmişle, insanın içindeki duygusal yüklerle yüzleştiriyor. 30 tonluk bir bilgisayarın, ne kadar ağır olduğunu düşündüğümüzde, aslında her birimizin hayatında taşıdığı duygusal ağırlıkların çok daha büyük olduğunu fark ediyorum.

Evet, ENIAC ilk bilgisayar 30 tondu. Ama o 30 tonluk yük, zamanla bizlere daha hafif, daha taşınabilir bir dünya sundu. Ve biz, bu devasa makinelerin ardında bıraktığı hikayelere bakarak, daha umutlu bir geleceği kucaklayabiliriz. Bu, sadece teknolojinin değil, duyguların da hafiflediği bir yolculuktu.

Şimdi, bir sabah daha Kayseri’nin sokaklarında yürürken, kendimi taşımadığım bir yükle buluyorum. O yük, ENIAC’ın 30 tonundan çok daha ağır olabilirdi; ama ben yazdıkça, duygularım hafifliyor ve tarihe daha yakın oluyorum.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

mecidiyeköy escort
Sitemap
ilbet mobil giriş